Kıymetli Dostumuz, Derneğimizin üyesi ŞENOL DOĞANAY 21 Kasım 2009 tarihinde Hak?ka yürümüştür.
02/01/2010 Cumartesi Cebeci Tacettin Dergahı Camiinde öğle namazını müteakiben hatim duası ve mevlid okutulacaktır. Üyelerimiz başta olmak üzere tüm sevenlerine duyurulur..
Rahmetli?nin engin dünyasına işaret eden aşağıdaki yazısı ile sizleri başbaşa bırakıyor, bu vesile ile okuyacağınız Fatiha?larınızla ebedi dostumuzu selamlamınızı istiyoruz.
Neden Türkçe?
Dil millet olmanın kaçınılmaz öğelerinden biridir ve milletin ürettiği kültürün temel yapı taşıdır. Özellikle iletişimin ve teknolojinin hızla geliştiği günümüz dünyasında uluslararası pazara sunulan her ürünün üzerinde taşıdığı kültürel kodlar vardır. Bu kodlar girdiği toplumun yapısında ö-nemli değişikliklere neden olacak kadar etkili ve onun kendi kendine dönüşmesini beklemeyecek kadar da acelecidirler. Eğer dünyaya bizden bir renk katmak ve insanlığın ortak değerler kümesine kendi kültürümüzden de bâzı motifler taşımak istiyorsak, kültürün taşıyıcı unsuru olan dili dış etkilere karşı canlı tutmamız gereklidir.
Cumhuriyet?ten bu yana kültürümüzün belli bir gidişi vardır. Bu gidiş, kesin olarak "Batı"ya yöneliştir. Fakat artık şu gerçek anlaşılmıştır; "Batı?nın sadece tekniğini alıp ?biz? olarak kalma" söylemi geçersizdir. Batı?nın bugün öykünülen seviyesine ulaşmak için denenen yöntemler bizi sâdece şeklen batılı yapmıştır. Ya kültürel birikimlerimizi yok sayarak, dönüşüp, tamamen taklide yönelip, "mış" gibi yaşayacağız, ya da senteze ulaşmayı deneyeceğiz. Fakat bilgi toplumunun getirdiği bir başka yöntem daha var ki; bu yapıldığında varlığımızı tehlikenin dışında tutabiliriz. Bu yöntem, teknik ve bilgi üretme kabiliyetidir. Üretmeyen milletlerin artık ayakta kalması mümkün değildir. Edebiyat, sanat ve felsefe üretmenin temelinde de özgün bilgi vardır. Nevv-ton?un ürettiği fizik nasıl Batı Düşüncesi?ni her alanda etkilemişse, bizi de kavraya bildiğimiz oranda etkilemiştir. Bu yüzden özgür kalma iddiamızı devam ettirmemiz için, şu an elimizde bulunan ?tek özgün eserimiz? Türkçe?ye sahip çıkmamız gerekmektedir. Onu geliştirmeli ve muhafaza etmeliyiz.
Eğer gelecekteki dünyada yerimizi alacaksak bu, Türkçe olarak ürettiğimiz teknikle, felsefeyle, sanatla mümkün olacaktır. Bundan dolayı Türkçe?yi; bilim dili, edebiyat dili, felsefe dili ve bilgi teknolojileri dili yapmalıyız. Ama yok sayılan, yanlış konuşulan İngilizceleştirilen bir Türkçe?nin aydını bunları yapamaz. Çünkü, tanıyacak ve tanımlayacak kadar, toplumun ve kendinin kodlarını çözemez. Bir anlamıyla Karamanoğlu Mehmet Bey?in yüzyıllar önce söylediğini yeniden ifâde ederek; "Bundan böyle televizyonda, radyoda, bilgisayarda, sohbet odasında, düzgün Türkçe?den başka dil kullanmayacağım" deyip, bireysel sorumluğumuzu ilân edip, gereğini yerine getirmeliyiz.
Dil?in Mantığı ve Millî Kültür
İnsanın ayırıcı vasfı düşünebilir olmasıdır ve düşüncenin sınırları "dil" tarafından belirlenir. "Düşünebilmenin ilk şartı dili kullanabilmektir". Burada sözünü ettiğimiz "dil" elbette sadece kelimelerden ibaret değildir. Karşılıklı anlaşma ve iletişimin her türlü aracı geniş anlamıyla "dil"i ifade eder. Bu anlamıyla dil, kullanılmaya başladığı ilk günden itibaren anlamlar taşıyan bir farklılıklar dizgesi olarak karşımıza çıkar.
Dilde ifâdesi bulunmayan oluş ya da nesne, farklılığı henüz bilinmeyen oluş ya da nesnedir. Çünkü dil, sadece bilineni ve bilinenler arasındaki farkları dizgeleştirir. Bilinmeyen, dilin ve dolayısıyla düşüncenin sınırları dışında olandır. Bilinen ya da yeni öğrenilen her şey, dilde ve dolayısıyla düşüncede karşılığını bulur.
Düşünce, gerçekliğe ulaşabilmek için dile zorunlu olarak ihtiyaç duyar. İfâde edilemeyen düşünce bilinmeyene bakmaktan ve bilinmeyen olmaktan öte bir anlam taşıyamaz. Bu aynı zamanda ifâde edilemeyen düşüncenin, bugüne kadar ki farklılıklar dizgesinin dışında olduğu ve fakat henüz farklılığının tanımlanamadığı anlamına gelir. Felsefî olarak bilinmeyen, bilinmeyendir.
Daha önce de belirtildiği gibi, geniş anlamıyla dil, sözcüklerin yanı sıra, farklılıkları belirleyen ve farklılıklara dayanan her şeydir. Farklılıkları işaret eden her şeyin sözcük olarak karşılığını verebilmek nihayet olarak elbette imkânsızdır. Ancak, farklılıkları en geniş ölçüde sözcükleştirebilen dillerin, büyük ve zengin diller olduğu söylenebilir
Bu çerçeveden bakıldığında, özgün ve gelişmiş bir kültür olmak iddiası, doğrudan doğruya büyük bir dil ve büyük bir düşünce zemini sahibi olmakla ilgilidir. Dil birikimi 4.000 kelime olan bir toplumun, birikimi 60.000 kelimeye ulaşmış olan komşusundan daha zengin ve derin bir kültür sahibi olduğu iddiası ancak gülünçtür.
"Kültür, toplumsal hayatın tenidir." Hayat sürekliliğini kendisi dayatır ve devam edebilmek için unsurlarının çabasına ihtiyaç hissetmez. Ancak, toplumsal hayatın teni niteliğindeki kültür için aynı şey geçerli değildir. Burada sürekliliği kuran gelenektir. Kültür, nesilden nesile akarken bir benimsenme çabası gerektirir. Kültürün sürekliliği, yeni nesillerin onu taşıyabilmesi veya en azından onu muhafaza edebilmesi ile mümkündür. Dolayısıyla bu aktarım metodu, bireyler için bir anlama ve işleme tutumunu zorunlu kılar. Birey, kültürün dünyasına yükselebilmek ve onu ileri nesillere aktarabilmek için kültürü kendine mâl etmek durumundadır. Yani kültür, bireye bir armağan olarak geçmez, onu edinmek için öğrenmek, kavramak ve içselleştirmek uğraşısı verilmelidir.
Kültürün bütününde gördüğümüz bu durum, kültürün sebep ve sonuçlarından birisi olan dil için de aynen geçerlidir. Kültürün bütün yansımaları gibi, dili kazanmak için de bireysel imkanlarımızı harekete geçirmek gereklidir. Dilin seviyesine çıkabilmek büyük bir uğraş sonucunda olur. Ancak dil, seviyesine ulaşıldıktan sonra bireyi şekillendiren bir güç haline gelir.
Dil, unsurları ve yapısı ile kavrananlara belli bir form kazandırır: Kavramları böler, birleştirir, sınıflar. Bu nedenle dil kendisini benimseyene, oluşturulmuş bir düşünme mantığını da beraberinde sunar. Dolayısıyla dil, düşünme yapımızı kendi normlarına göre şekillendirir.
Biz dilin içinde yalnız bir düşünme formatını değil, aynı zamanda kendisine özgü bir değerleme sistemini de hazır buluruz. Kullandığımız sözcük, kavram ve ifâdelerin bâzıları dilin içinde çok büyük bir yer tutar. Örneğin bayrak kelimesinin İngilizce ve Türkçe?deki anlamsal içeriği farkıdır. Bu sebeple kullanmakta olduğumuz dilin, değerlendirmelerimiz ve bununla beraber tutumlarımız üzerinde de bir etkisi vardır.
Dolayısıyla dilin, düşüncelerimizi ve değerlerimizi belirleyen bir yönü olduğu unutulmamalıdır. Biz onu hazır buluruz, yapısı içinde büyüyüp gelişmekle kendimizi ona göre biçimlendirmiş oluruz.
Millî Kültür, Millî Dil
"Ulusal dil özgündür, daha doğrusu tektir." Yâni her ulusal dilin kendi sistematiği içinde bir dünya tasarımı bulunur. Her dil bilgiyi başka başka biçimlerde sınıflar ve yorumlar. Ulusal diller arasındaki bu ayrılık, değişik gelişme aşamalarında olmalarından, nesnelerin her dil için farklı önemler içermesinden ve her ulusal dilin bilgi alanlarına başka perspektiflerden bakıyor olmasından kaynaklanır. Kısaca ifade edersek, ulusal bir dilde, özgün bir insan grubunun, bir ulusun kendine özgü duyuş ve yaşayış biçimi tinsel bir form kazanır. "Onun içindir ki, bir ulusun özelliği en iyi dilinde kavranır. Yine bunun için, bir ulusu yok etmenin en kestirme yolu, bu ulusun dilini ortadan kaldırmaktır."
Şuurlarımızı oluşturmakta ve birbirine eriştirebilmekte köprü görevi gören anadilimiz, ne kendiliğinden oluşmuş ne de kendiliğinden gelişerek bugünkü durumuna ulaşmıştır. Dilimizi oluşturan da ona bugünkü olgunluğunu kazandıran da Türk kuşaklarının harcadıkları emeklerdir. Onu bugün ayakta tutacak, yarına belki daha olgun bir yapı olarak aktaracak olan da, yine böyle bir emek ve sevgi olabilir. Bundan dolayı, bâzılarının söylediği gibi, anadilimiz kendi hâline bırakılamaz. Yaşayan bir dilin, bizim kendisini kullanmamız dışında, ayrı ve başlı başına bir hayatı yoktur. Biz dili nasıl kullanırsak, o da öyle olur.
Millî kültürün diğer bütün yansımaları gibi, kullanılan dil de yaşayan bir niteliktedir. Hareket eder, değişir, yenilenir ve olgunlaşır. Dil, maziden taşarak, bugün üzerinden geleceğe sızan bir oluştur. Bu oluş, bu sarkış, dilin kendi sistematiği içinde gerçekleşir. Ancak, bu oluşu taşıyan da doğrudan doğruya dilin kullanıcılarıdır. Bu açıdan dili kullananların geçmişe ve geleceğe karşı olan sorumlulukları asla göz ardı edilemez.
Tarihin derinliklerinden beri devinerek, dönüşerek ve olgunlaşarak günümüze ulaşan Türk dili, bugün de bu temposunu devam ettirmektedir. Fakat Türk dilinin son yüzyıl içindeki dönüşümü doğal bir olgunlaşmadan öteye bir devrim özelliğii taşımıştır. Yüzyıl önce başladığını hissettiğimiz bu büyük dönüşümün sebebi nedir? Türkçe birkaç yüzyıl önce tutmuş olduğu çizgiden neden kaymıştır?
Türk kültürü yeni bir çerçeve ve eksen kazanma çabası içinde sarsıntılı bir dönem geçirmektedir. Türkçe?de tespit ettiğimiz sarsıntılı dönüşüm, aslında bütün Türk kültürünün Tanzimat?tan bu yana yaşamakta olduğu dönüşümün bir yansımasıdır. Genel olarak kültürdeki eksen değiştirme çabası dilde de etkilerini göstermektedir. Yaklaşık olarak bin yıldan beri İslâm kültür çevresi içinde yer alan milli kültürümüz, bu temel eksenin motifleriyle zenginleşmiş ve kendisine özgü bir otonom alan yaratmıştır. Ancak tarihin bir yerinde ve yine tarihin olgunlaştırdığı şartlar neticesinde, tercihimiz yeni bir kültür eksenine doğru yönelmiştir. Bu açıdan bakıldığında Tanzimat, kültür çevremizi değiştirmenin çekinerek verilmiş bir kararı, Cumhuriyet devrimleri ise kararlılıkla atılmış bir adımı olarak yorumlanabilir.
Cumhuriyet devrimlerinin temel amacı iki yüzyıldan beri geleneksel kurumlarını çağın gereklerine göre yenileyemeyen ve dolayısıyla fakirleşerek etkinliğini yitiren bir imparatorluğun asli ve kurucu unsurunu bir arada tutmak ve modern anlamda yeniden yapılandırmaktır.
Aydınlanma hareketi sonrasında batılı toplumlar, yeni üretim mekanizmaları ve bu altyapıya uygun ulus devlet modelini geliştirerek refah içinde, güçlü ve etkin toplumlar haline geçmişlerdir. Bu gelişmelere karşılık imparatorluk anlayışını ve altyapıların korumaya ve devam ettirmeye yönelik eğilimleri ağır basan toplumlar kaçınılmaz olarak etkinliklerini yitirmişlerdir.
Peki, Avrupa?daki bu kökten dönüşümün gerisinde hangi unsurlar vardır? Bu soruya Sevim Tekeli, "Doğu kültürü ile Batı kültürünün karşı karşıya gelişi yeni bir Avrupa?nın doğmasının en önemli etkenidir." şeklinde cevap vermektedir. Yâni bir sentezin varlığına işaret etmektedir.
Aydınlanma devriminden itibaren alternatifsiz biçimde zenginliğin, refahın, ileriliğin ve hepsinden dolayı gücün temsilcisi olarak algılanan batılı toplumsal yapı, refah açısından gerilerde kalan bütün toplumlar tarafından model olarak alınmıştır. Bu konuda Orhan Türkdoğan?ın yorumu dikkat çekicidir. Türkdoğan?a göre: "Devlet büyük olduğu vakit gücü çevreyi etkileyebilmektedir. Bu aslında antropolojik dilde bir akültürasyon vetiresini ortaya koymaktadır: Hâkim kültür zayıf kültürü tesir sahasında tutabilmektedir."
Dolayısıyla bizim tercihlerimizin altında da bu yorumların izlerini bulmak pekâla mümkündür. Bizim de benimseyerek kendisine yönelmiş bulunduğumuz yeni Avrupa kültür çevresinin ortaya koyduğu yeni dinamikler söz konusudur. Bu dinamiklerden belki de en önemlisi "bireysellik" düşüncesidir. Orhan Türkdoğan?ın yorumuyla "bireysellik" düşüncesi, Luther?in Avrupa?da yeşertmeye başladığı Püritan Ahlak anlayışından beslenir. Türkdoğan?a göre bu anlayış "Tanrı ile fert arasında ilişki sağlayan üçüncü kişiyi ortadan kaldırmış ve böylece ferdi tanrı karşısında özgür kılmıştır." Yine Türkdoğan?ın yorumuna devamla "Ferdî sorumluluk, ferdî özgürlüğün gelişimini sağlamıştır. Bu özgürlük anlayışı millet dediğimiz sosyal ferdiyetin oluşumda etkili olmuştur. Bu arada Ortaçağın tek kültür dili olan Latince yerine millî diller, (Fransızca, İtalyanca, İngilizce vb.) kültür dilleri olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu da Batı?nın deyim yerindeyse ?ümmetten millete geçiş? sürecini oluşturmaktadır."
Bireysellik düşüncesine göre insan, içinde bulunduğu grubun ortaklaştığı değerlerle açıklanamaz ve tamamen kendi özü ile ilişkili bir takım çizgiler taşır. Bu çizgiler ondan ayrı düşünülemez ve bu özel çizgiler örgüsü, insanı bir "bireysellik" yapar.
Belli bir coğrafyayı, belli bir alınyazısını, belli yaşayış ve duyuşları paylaşmakta olan insan toplulukları da, benzer şekilde birer "birliktelik" oluştururlar. Avrupa?da Ortaçağ sonrası şekillenmeye başlayan ulusçuluk görüşünün kuramsal kökenleri bu birliktelik anlayışında yatmaktadır.
Yeni Avrupa kültür çevresinin oluşmasında ve serpilmesinde bireysellik düşüncesinin büyük rolü olmuştur.
Aslında millî nitelikli toplumlar tarihin her döneminde varlıklarını sürdürmüştür. Bu düşünce Tanzimat?tan sonra Osmanlı toplumu içerisinde de önemli ölçüde yankı bulmuştur. Cumhuriyet devrimlerinin arka planını oluşturan ulusçuluk düşüncesi, modernleşme projemizin de temel dayanağıdır. Kurumlarıyla millî bir toplum oluşturarak, refaha ulaşma amacına yönelmiş olan bu modernleşme projesi; fakir, güçsüz ve dolayısıyla kimliksiz kalma, kimliğini yitirme görünür tehlikesine karşı mevcut şartlarda geliştirilebilecek en iyi proje olarak yorumlanabilir. Ancak, diğer taraftan projenin bâzı yaklaşım ve uygulamaları çeşitli eleştirel görüşlere maruz kalmıştır. Örneğin Orhan Türkdoğan?ın eleştirisi değişim karşısındaki genel tutumumuza yöneliktir. Türkdoğan?a göre: "Türk toplumunun batılılaşma karşısındaki tutumu, daha sonraki kültür değişmelerinde de yaratıcılık yerine taklitçiliğin sürdürülmesine neden olmuştur. Batılılaşma karşısındaki bu psikolojik teslimiyet, bu defa toplum yapısı içinde karşıt güçlerin baş kaldırmasına da neden olacaktır."
Kısaca anlaşmak, uzlaşmak taklitten kurtulup üretken olmak için önce kültürü oluşturmalıyız. Kültür, bakım demektir. Ancak bakılan şey yaşar, gelişir. Dile nasıl bakarsak o da öyle olur. Ya soysuzlaşır ya da serpilip gelişir. |